reklam
reklam
reklam
reklam

Türkiye'de bir telif macerası...

Köşe Yazısı - 11 Mart 2010, Perşembe
Kitle İletişim: Mürsel Sezen
Jack London’un Martin Eden’i, genç bir adamın yazar olma çabalarını anlatıyor. Martin yüzlerce dergiye, gazeteye öykülerini gönderiyor ve sürekli ret cevabı alıyor! Yılmıyor, göndermeye devam ediyor. Bir gün… Tek bir öyküsü yayımlanınca… Gerisi çorap söküğü gibi geliyor ve ünlü bir yazar oluyor!
 
Stephen King’in Yazma Sanatı kitabında da süreç aşağı yukarı aynı… (Bu arada hem King’in genel geçer kitaplarından farklı, hem de akıcı diliyle inanılmaz sürükleyici ve faydalı bir kitap. “Yazarlığı King’ten mi öğreneceğim?” önyargısına kapılmayın, ters köşeye yatarsınız!)
 
Amerika’da sistem böyle işliyor. Her iki kitapta da hoşuma giden şu; Öykünüzü gönderiyorsunuz, beğenmezlerse ret yazısı gönderiyorlar ya da editörler ufak tefek notlar yazıyor; “yeteneklisin, devam, daha yalın yazmaya çalış” gibi… Eğer editör yazınızı basmaya karar verirse, posta kutunuzda telif çekinizi buluyorsunuz. Üstelik telifler dergilerde duyuruluyor. Sürpriz yok! 
 
Ne birinin yakını olmanız gerekiyor, ne gidip dergi editörü ile tanışmanız gerekiyor, ne telif veriyorlar mı, vermiyorlar mı diye düşünüyorsunuz, ne de “acaba yazdıklarımı çalarlar mı?” diye pimpirikleniyorsunuz…
 
Türkiye’de bir King romanı
Benim ilk telif maceram ise bir Stephen King romanı olmaya aday! İ.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun olurken -malum- bir tez yazmam gerekti. Tezimi “Basın Sözlüğü” olarak verdim. Baktım ki, kimse oturup mesleki terminoloji üzerine düşünmemiş, bir şey yazmamış. Terminolojiyi oluşturabilmek için kütüphanede 300’e yakın yüksek lisans, doktora, doçentlik tezi taradım. 3 ay kütüphaneden çıkmadım. 7 ay boyunca da elime geçen her sözlüğü hatmettim, gecem gündüzüme karıştı.
 
Çoğunluk 50-60 sayfalık tezlerle üniversiteyi bitirirken, ben 200 küsur sayfa, İngilizce-Fransızca karşılıkları da olan “Basın Sözlüğü” tezimi üniversiteye teslim ettim. Tez hocam Prof. Dr. Suat Gezgin’di ve kendisini tez süresince sadece iki kez gördüm. İlkinde tez konumu alırken, ikincisinde tezimi teslim ederken…
 
Tezim beğenilmişti. Suat Bey tezimi kitap olarak basmak istedi. Ben de, böyle bir konuda tez hazırlasam bile, kendimi sözlük yazacak yetkinlikte hissetmediğimi, İngilizce için ayrı, Fransızca için ayrı bir uzman, bir de “yayın kurulu” oluşturularak tezimin bir denetimden geçtikten sonra basılmasına izin verebileceğimi söyledim. Mezuniyetimden sonra Suat Bey beni bir yıl arayla iki kez aradı. Her defasında konu tezimin basılmasıydı, benimse şartlarım değişmemişti.  
 
Bir gün üniversiteden bir telefon geldi. 31 Aralık günüydü… Tezimin cumhuriyetin 75. yılı dolayısıyla basılmaya değer üç eserden biri seçildiği ve kitabımın basıldığı bildiriliyordu. Gelip kitabımı alabilirdim. Kendimi tuhaf hissettim, hem sevinç, hem korku… Nasıl basmışlardı acaba? Koşarak okuluma gittim. Elime 10 tane sözlük tutuşturuldu. Kapağını açtım. O ne? Kitabı yazanlar arasında bir sürü akademisyen var. Benim adım ise “lütfen” katkıda bulunanların başına yazılmış. Suat Bey önsözünde, “Bu kitap bir öğrencimizin fikrinden esinlenerek hazırlanmıştır”, buyurmuş.
 
Tezi hazırlarken, bazı hocalarım “Bu değerli bir şey olacak, bunu noterden tasdik ettir, çalınır” demişlerdi. Ben de hayretle onlara bakıp “Olur mu öyle şey, tezimi kim çalar ki?” demiştim.
 
İşin bundan sonraki süreci daha da trajikomik!
 
Yapacak tek bir şey kalıyordu. Hakkımı hukuk yoluyla aramak… Fakat yeni mezundum ve davayı ekonomik nedenlerle bir süre açamadım. Elime geçen ilk toplu parayla davayı açtım.
Avukatım en fazla 1,5 yıl sürer demişti fakat üniversite kazanamayacağını anlayınca davayı süründürdü! Bir telif davası 10 yıl sürer mi? Söz konusu ülke Türkiye gibi fikri haklara saygı duyulmayan bir ülkeyse evet!
 
Davayı kazandım, temyize gittiler. Onu da kazandım. Bu süreçte basında çalışan bir sürü arkadaşım “bunu haber yapalım” dedi, kabul etmedim. Çünkü –üstüme vazifeymiş gibi- okulumun itibarını düşünüyordum. “Yöneticilerin kötü olması, bana okulun adını kirletme hakkını vermez, okulum bu skandalla anılmasın” diyordum.
 
Davam bittikten sonra, tezimin akademik bir basamak olarak kullanıldığına dair bazı duyumlar aldım. Bunu sorgulamak için İstanbul Üniversitesi rektöründen randevu talep ettim. Talebim kabul edilmedi. YÖK’e “Bilgi Edinme Hakkı” çerçevesinde başvurup, tezimin akademik puanlama sisteminde kullanılıp kullanılmadığını, eğer kullanan varsa bu konuda inceleme başlatmaları gerektiğini belirten bir dilekçe ile başvurdum. Üç aydır onlardan da yanıt alamadım.
 
Bu süreçte 10 yıl geçti. Sonuç? Üniversite tazminatın ana parasını ödedi. Mahkeme kararı olmasına rağmen faiz ödemeyi gereksiz buldu. Üç icra talebimi de geri çevirmenin bir yolunu buldular.
 
Üniversitede bu dava nasıl yankı buldu bilmiyorum ama daha önce bir paragraflık intihal yüzünden koltuğundan edilen rektörler varken, Prof. Dr. Suat Gezgin, iki dönemdir dekan koltuğunda paşa paşa oturuyor. Üçüncü seçimde de oturması muhtemel…
 
Lisans öğrencisinin tezini “aşıran” birisi 10 yıl dekan koltuğunda oturabiliyor. Kulağınıza nasıl geliyor? Balık baştan kokar derler. Üniversitelerde bu emek hırsızlığı zaten aleni yapılıyor. Herkes biliyor, kimsenin umurunda değil!
 
Basında telif ödemeleri…
Türkiye’deki basın sektöründe durum nasıl peki? Yazanların telifleri ödeniyor mu? Hakları korunuyor mu? Üniversiteden mezun olduğumda Türkiye’nin en büyük gazetesinin kapısını çalmıştım. İnsan Kaynakları Müdürü aynen şöyle dedi; “İki yıl kadrosuz çalışın, maaş almayın, iki yıl sonra kadrolu olursunuz!” Ben de ona iki soru sordum;
  1. Gazete patronundan daha mı zenginim ki onu emeğimle finanse edeceğim?
  2. Bu iki yılda nasıl geçinmemi bekliyorsunuz?
“Koşullar böyle!” demişti kadın. “Beğenmezsen alma, bana ne” de alt metniydi bu cevabın…
 
Sonra belli yayınlarda çalıştım. Telif bütçesi olan yayın yok gibiydi. Olanda da standardizasyon diye bir şey yoktu. Telif ödemesi Murpy kanunları gibiydi;
  1. Bedava yazdırabileceğin yazı için asla para verme!
  2. Mümkün olan her şeyi bedava bul, bulamadığın zaman telif bütçeni kullan!
  3. Pazarlık et, verebileceğin en az parayı ver.
  4. Para veriyorsan da ödemeyi en sona at! Dergi çıksın, satılsın, reklam gelirleri tahsil edilsin, telifi sonra öde!
 
İstanbul’u konu etmek için Türkiye’deki fotoğrafçılarla görüşmek isteyen bir ABD mecrası, fotoğrafçıları görüşmeye çağırdığı saatlerin karşılığında -işlerini engellemiş olduğu fikrinden hareketle- telif parasını hesaplarına hemen yatırmış.  
 
Yaklaşım farkını görüyorsunuz değil mi?
 
Nerede iki yıl elemanını sömürmek isteyen patronlar, telif parası ödememek için direnen medya sahipleri, nerede dergi sayfalarında ne kadar telif vereceklerini duyuran dergiler ve posta kutusuna gönderilen telif çekleri…
 
Türkiye’deki yayınlar Amerika’dakiler kadar para kazanmıyor diyebilirsiniz. İşin ilginç yanı az kazananlar editörlerine normal maaşlar öderken, büyükler çömezleri ezme yoluna gidiyor, maaşları mümkün olduğunca düşük tutuyor ve basın kanununa göre telif ödemesi yapması gereken noktalarda bunu gerçekleştirmiyor.
 
Goethe ölürken “Işık, biraz daha ışık” demiş. Gazetecilerin, editörlerin hayatı da herhalde “Etik, biraz daha etik” diye sayıklamakla geçecek!  
 

6825 kez okunmuş Mürsel Sezen

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmış olmalısınız.