MEDYA ve DEMOKRASİ

Köşe Yazısı - 21 Eylül 2005, Çarşamba
İletİşim: Aret Vartanyan
Özgür basın mücadelesine en güzel örnek; “İnsan Hakları” kitabının yazarı Thomas Paine’nin yargılanması olayıdır. Paine, kitabında, Amerikan ve Fransız Devrimleri’ni desteklediği ve kendi ülkesine ihanet ettiği iddialarıyla suçlanıyordu. Paine’nin savunmasını yapan başsavcı, iddianamesinde, Parlamento’nun her zaman egemen güç olmadığına, basın özgürlüğünün Tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğuna ve özgür düşünce hakkını kullanan basın özgürlüğünün kanlı savaşlara yol açmayacağına yer veriyordu. Mahkemede Paine suçlu bulunmasına rağmen, “basın özgürlüğü” diye bağıran oldukça büyük bir kalabalık, başsavcıyı desteklemek için dışarıda beklemişti.

Basın özgürlüğü hareketleri ilk olarak Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Avrupalılar Kuzey Amerika, Batı Hint Adaları ve Afrika gibi yerleştikleri her yerde kendi ülkelerindekine benzer medya sistemleri yaratmışlardır. Okuryazarlık oranı düşük ve hatta baskıcı hükümetlere sahip İspanya ve Rusya gibi ülkelerde bile basınla ilgili tartışmalar kendini göstermiştir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türkçe ve Arapça yazı basmak 1727 yılına kadar yasak olup, o yıl açılan tek basımevi de siyasal yetkililer tarafından 1784 yılına kadar kapatılmıştır.

Süreli haber yayınlarının dünyada ilk defa ve 8. yy’a kadar gerilerde ortaya çıktığı Çin’de ise; basına, baştaki bürokrasilerin hakimiyetini arttırmaya yarayan bir araç gözüyle bakılmaktaydı. Avrupa’da basın özgürlüğü için ilk mücadele, İngiltere’de verildi. İngiliz Devrimi ile başlayan bu mücadele, matbaacılığı düzenleme yasasının dolması ile de devam etti. İlk günlük gazete olan Daily Courant 1702 yılında çıktı. Basın özgürlüğü fikrinin doğum yeri olan İngiltere’de dört farklı yaklaşım söz konusuydu.

1. Teolojik Yaklaşım: Bu yaklaşıma göre; basına konan sansür, insanların düşünme özgürlüğünü ve Hıristiyanca yaşam sürme özgürlüklerini kısıtlamaktaydı. Bu yaklaşım, Tanrı’nın insanlara akıl verdiğine, iyiyle kötüyü ayırt edebilme yeteneği verdiğine, insanları istedikleri kitapları okuyup değerlendirmeye yönelttiğine ve böylece güvenini gösterdiğine inanmaktaydı.

Teolojik yaklaşımın en önemli savunucusu John Milton, devlet düzenlemesinden tamamen uzak bir basın özgürlüğünü savunmuyordu. Ama basılı fikirlerin yasaklanmasına da karşıydı. Ona göre; devlet sansürü Tanrı’nın insanlara verdiği aklı reddediyordu.

2. Basın Özgürlüğünün Birey Haklarına Dayanması Yaklaşımı: Bu yaklaşıma göre; dinsel konularda kendi adına karar vermek herkesin doğal hakkıydı. Basına konan kısıtlamalar ise hem Hıristiyanlığa hem de kişilerin doğal haklarına aykırıydı. Bu yaklaşım, sadece din değil, siyasal alanda da insanların doğal haklarını kapsamaktaydı.

3. Faydacılık Yaklaşımı: Bu yaklaşım, en gelişmiş şekli ile Jeremy Bentham’ın eserinde savunulmaktadır. Bentham’a göre; en iyi hükümet ve en iyi yasalar en fazla insana, en çok mutluluk verenlerdir. En önemli siyasal sorun ise; en fazla mutluluğu sağlayacak yasaları düzenleyecek yetkilileri seçip, göreve getirecek sistemi kurmaktır. Özgür basın, bürokrasiyi kuşkuyla inceleyerek yöneticilerin kendilerine ve yakınlarına iltimas geçmelerine engel olacaktır. Basın özgürlüğü, seçimlerin de özgür olmasını ve seçmenlerin isteklerini sağlıklı biçimde ifade etmelerini sağlayacaktır. Basın özgürlüğü, yöneticilerin davranışlarını dengeleyecek bir unsurdur.

Bu üç yaklaşımda da basın özgürlüğünün isyana yol açmayacağı görüşü hakim olup, iyi bir yönetim için hükümetin halk tarafından eleştirilebilmesi, halkın hükümete karşı çıkabilmesi ve gerekirse görevden alabilmesi savunulmaktadır.

4. Basın Özgürlüğünü Hakikat Arayışına Dayandıran Yaklaşım: 18. yy’da İngiltere’de kendini gösteren bu yaklaşımın en önemli savunucusu John Stuart Mill’dir. Bu yaklaşıma göre; bireylerin kişisel gelişimi, zihinsel iyiliği, düşünce ve ifade özgürlüğü ile sağlanabilir. Düşüncelerin basında özgürce yer alması güvence altına alınmalıdır,
çünkü;
a) hükümetler tarafından yanlış olduğu iddia edilen düşünceler aslında doğru olabilir. Söz konusu yaklaşım, hükümetlerin bu davranışını, başkaları adına neyin doğru olduğuna karar vermek olarak nitelendirmektedir.
b) bir fikir yanlış bile olsa, içinde doğru olan noktalar olabilir. Hakikate ulaşmak için; bir düşünce, diğer düşüncelerle veya zıt düşüncelerle karşılaştırılmalıdır.
c) bir görüş doğru bile olsa zıt görüşlerle karşılaştırılmadığı takdirde önyargıya dönüşür. Bir düşünce mutlaka karşıt iddialarla karşılaştırılmalıdır.

Despotizm
Özgür basın yoluyla kamuoyunun gelişimini kitabında konu alan Tönnies’ye göre, modern toplumları etkileyen üç faktör vardır. Pazarlar, devletler ve kamuoyu. Bu faktörlerden pazar öğesi, modern toplumlarda aile birliklerinin, devlet tarafından düzenlenen kanunlar gelenek ve göreneklerin, kamuoyu ise Ortaçağ’a ait dini inançların yerini alacaktır. Kamuoyunun özgür basın yoluyla gelişmesi birtakım siyasi sonuçları da doğuracaktır. Hükümetler, kamuoyuna hesap vermek zorunda kalacak, basın, kamunun yararını gözetmeye başlayacak ve böylelikle siyasal gücün kötüye kullanılmasına engel olacaktır.

Basın özgürlüğü, laik ve demokratik devlet arayışını ortaya çıkardığı için, Avrupa despotizmi tarafından istenmemektedir. Bununla beraber, tüm modern Avrupa devletleri sırf diplomatlarının, memurlarının ve subaylarının ihtiyaçlarını karşılamak için olsa da; savaşlar ve diğer siyasal olaylarla ilgili asgari düzeyde haberleşmenin önemini kabul etmişlerdir. Bu tarz haberleri engellemek isteyen devletlere despot denmeye başlanmıştır. O dönemin (1784) saygın gazetelerinden biri despot hükümetleri, halkını dünyadaki gelişmelerden habersiz bırakan hükümetler olarak tanımlamaktadır. O dönemde, Avrupa ülkelerinde en az bir adet gazete vardır ve bu gazete halka dünyadaki gelişmeleri kendi bakış açısıyla aktarmaktadır. Türkler de ise gazeteler o dönemde yasaktır. 18. yy’da devlet yöneticileri, gazetelerin halkı siyasetle ilgili aydınlattığına ve bu nedenle hükümetlerin daha şeffaf hale geldiğine inanmakta ve bu durumun kendi imajlarını güçlendireceğini düşünmektedirler. Ancak, olaylar bu şekilde gelişmez. Örneğin, önemli kraliyet fermanları devlet politikaları hakkında daha fazla bilgi vermeye başladıkları için uzar, eğitimli kesim, halkın, hükümet tarafından cahil bırakıldığını savunarak ayaklanır.

Öğretmenler, kitap satıcıları ve burjuvalar bu eğitimli kesimi oluşturmaktadır. Basın özgürlüğü yanlıları, hükümetin gizliliğine karşıdırlar. Onlar, yöneticilerin kamu yararına hizmet ettiği, halkın da siyasi iktidarın kötüye kullanılmasına izin vermediği demokratik düzeni istemektedirler. Onların bu çabaları, bugünün Avrupasının vatandaşlık hümanizminin temellerini atmışlardır.

Özellikle İngiltere, basın özgürlüğünü, kendisini güçlü kılan etmenler arasında saymaktadır. 19. yy’ın ortalarına kadar, Amerika ve İngiltere’de basın özgürlüğü hareketleri devam etmiştir. Bu sırada, kişilerin ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalarla mücadele eden, toplumsal ve siyasal olaylarla ilgilenen kişilerin sayısı da artmıştır. Yazılı metinlerin düzeninin değişmesi; beyaz sayfaya basılıp paragrafları çoğaltarak daha okunur hale gelmesini, yayınlar arasında felsefe kitapları, kadın dergileri gibi çeşitlilik oluşmasını, insanların yeni şeyler öğrenmeye heves duymasını sağlamış, devletlerin uygarlaşmasına büyük katkısı olmuştur.

Ancak tüm bu gelişmelere rağmen, halk serbestçe satılan kitaplara ve gazetelere ulaşmada sıkıntı çekmektedir. Gazeteler elle basılmalarından dolayı az sayıda basılmakta, postanedeki kırtasiyecilik işlemleri dağıtımı engellemektedir. Bunun yanısıra; gazeteler, mektup tarifesinin pahalı olması nedeniyle postaneden bedava gönderim için izin almak durumundadır. Yolların bozuk olması da gazete dağıtımını engellemektedir. Halkın kitap ve gazetelere kolayca ulaşmasını engelleyen diğer bir faktör olan ve 1712’de basınla mücadele eden siyasilerin koyduğu ağır vergiler de 19 yy ortalarına kadar devam etmiştir. Öte yandan, o dönemde, gazete okuyanlar işlerini aksatmakla suçlanmakta, gazetecilerin parlamentoya girmesi engellenmeye çalışılmakta, gazete satanlar da korkutulmaktadır.

Basın özgürlüğü savunucuları, tek sorunun kısıtlanan basın oluğunu düşünmektedirler. Ancak, tek sorun bu değildir. Örneğin; basın özgürlüğünü tehdit eden sadece siyasal iktidar olmamıştır. Basın kendi kendini de sansür edebilmektedir.

Matbaanın bulunmasıyla kitaplar daha ucuza mal edilmeye başlanmış, elle yazılanlardan daha kaliteli şekilde basılmaya başlanmıştır. Ancak basımevleri yayımdan önce, kitapların içerikleriyle ilgili sürekli olarak denetlenmektedir. Bu durum, söz ve basın özgürlüğü kavramını ortaya çıkarmıştır. Özgür basının savunucuları söz ve basın özgürlüğü için hükümete karşı mücadele ederken, aslında medyanın ve medyadaki kişilerin iletişim sürecinde, bilgileri kendilerinin yorumladıklarını ve bireyleri yönlendirdiklerini görememektedirler.

Basın özgürlüğü onlar için, sadece toplumla hükümet arasındaki bilgi akışını sağlayan, toplumun menfaatini koruyan ve onun adına konuşan, toplumu temsil eden bir araçtır. Halkın temsilcilerinin halkı istismar etmesi gibi, medyadaki temsilciler de halkı istismara uğratabilmektedir.

Öte yandan; özgür basın savunucuları tüm bireylerin zaman ve coğrafik nedenlerden ötürü birbirlerine aynı anda görüşlerini iletemeyeceğini de görememişlerdir. Küçük topluluklarda insanlar biraraya gelerek karşılıklı konuşabilir, ancak modern toplumlarda insanların birbirleriyle iletişim kurabilmek için aynı anda aynı yerde olmaları mümkün olmamaktadır.

Basın özgürlüğü savunucularının hiçbiri, medya temsilcilerinin, temsil ettikleri halka karşı olan sorumlulukları hakkında hiç konuşmamışlardır. Çünkü onlar, yüzyüze iletişime ve pazara dayalı medyaya inanmaktadırlar. Onlar için pazar, görüşlerin özgürce dolaştığı önyargısız bir ortamdır. Ancak, iletişim araçlarının sahibi olan kimselerin rekabetini bu pazarın ortaya çıkadığını görememektedirler. 18. yy’da pazar, büyük gazete patronları yaratmıştır. Bu büyük gazete patronları ise, güç ve para için mücadele etmiş, pazarda ayakta kalmak gibi menfaatleri uğruna halkı yalan haberlerle kandırmak, sahte basımlar yapmak, yalan reklamlar yayınlamak ve kendi çıkarlarına uygun şekilde bazı siyasal veya kamusal olayları kısıtlamak gibi yollara başvurmuşlardır.

Deregülasyon
Yasal düzenlemenin kaldırılması anlamına gelen deregülasyon adlı bu bölümde, “medya endüstrisi ismi” olarak tanımlanan Rupert Murdoch’dan bahsedilmektedir. Murdoch, pazar rekabetinin önemine inanmaktadır. Ona göre; medya pazarının doğurduğu rekabet ortamı, üreticileri, düşük fiyatlı ve yüksek kaliteli hizmet vermeye yönlendirmektedir. Kişilere satın alacakları şeyi seçme hakkı tanımaktadır. Murdochla beraber çeşitli siyasetçiler ve aydınlar da 18 yy.’daki “basın özgürlüğü” kavramının tekrar canlanmasına sebep olmuşlardır. Bu kimseler, deregülasyona yani medya üzerindeki yasal düzenlemelerin kaldırılması gerekliliğine inanmaktadır. Çünkü onlar ; örneğin Amerika’da; yayımcılara, kamu yararına uygun olmaları şartıyla ruhsat verilmesinin rekabeti çarpıttığına ve pazarın hizmet kapsamını daralttığına inanmaktadırlar. Bazı yayımcılar, devletten destek almak için, çeşitli şekillerde hizmet vermektedir. Ayrıca maliyetler de çok yüksektir. Tüm bunların sıkıntısını ise halk ödediği vergilerle çekmektedir.

Basın özgürlüğü kavramını yeniden gündeme getiren kişiler, aynı zamanda, medya kuruluşlarını reklam sektörünün menfaatlerini korumamakla da suçlamaktadır. Onlara göre medyanın görevi; izleyicilere program sunmak, reklamlara ise izleyici sağlamaktır. Onlara göre radyo ve televizyon kuruluşları, reklamlara izleyici sağlama konusunda başarılı değillerdir. Üstelik de reklam için ayırdıkları zamanı izleyici sayısıyla değerlendirip maliyetleri de yüksek tutmaktadırlar. Halbuki reklamlar, üreticiler arasında rekabeti doğuracak ve böylelikle yeni ürünlerin üretilmesini sağlayacak etkili bir yoldur.

Pazar liberalizmini savunanların ortaya attıkları diğer bir konu da; kamu hizmeti adına yayımcılık yapan kimselerin tüketici talebini karşılamaktan ötede yetkilere sahip olduklarıdır. Kamu hizmeti medyacılığının başlangıçta aristokratlar tarafından yapılmakta olduğunu söylemekte, işadamlarını da dolandırıcı olarak nitelendirmekte, bu yolla para kazanmayı ise küçümsemektedirler. Kamu hizmeti yayımcılığı bu tip ön yargılardan kurtulamamıştır.

Kamu hizmeti yayımcılığında, ne seyretmek istediklerinin seçimini insanlara bırakılmayacağı vurgulanmaktadır. Hatta BBC, insanların çok azının neyi istediğini ya da neye ihtiyacı olduğunu bildiğini iddia edip, herkesi her zaman bilgilendirmenin sadece kendilerine özgü olduğunu söylemektedir. Medyanın reklam tekelciliği anlayışı, ifade özgürlüğünü tehdit etmesi ve yüksek maliyetler sunması görüşü üzerine, pazarcılar, pazara dayalı bir rekabet sistemini önermektedir. Çünkü kamu hizmeti yayımcılında devlet beğendiği yayımcılara ruhsat vermekte, aynı fikirleri taşımadıklarına da sansür yolunu kullanmaktadır.

Rekabet sistemi ise; tüketiciye çok sayıda seçenek sunacak, istek ve ihtiyaçlarını en düşük maliyetlerle karşılama imkanı tanıyacaktır. Bunun içinde, televizyon ve radyolar özel şirketlere verilmeli, verici tesisleri özelleştirilmeli, BBC’nin ruhsat harcı kaldırılarak abone sistemi getirilmelidir. Aboneliğe dayanan medya sistemleri, tüketiciye daha çok seçenek sunduğu için teşvik edilmelidir. Yayın politikalarında reklamlar sınırlandırılmamalıdır. Çünkü reklamcılık, büyük bir sektördür ve rekabete karşı değildir. Reklamlar kar artışıyla paralel olarak artmaktadır.

Kısacası; pazar liberalleri, daha rekabetçi bir medya anlayışını savunmaktadır.


Pazarın Başarısızlıkları
Pazar liberalizmi karşıtları ise; tüm bunları, “medyayı Amerikalılaştırma” olarak nitelendirmektedirler. İddiaların, kamu hizmeti yayımcılığını tehlikeye attığını, bunların Murdoch gibi büyük medya kuruluşlarının isteği olduğunu belirtmektedirler. Deregülasyonun da televizyon programlarında yozlaşmaya yol açtığına dikkat çekmektedirler.

Öte yandan pazar liberalizminin savunduğu noktaların Avrupa Topluluğu ülkelerinin medya politikalarını uyumlu hale getireceğini ve birleşik Avrupa pazarında pazardaki fırsatları arttıracağını kabul etmektedirler. Ancak bu durumun, yabancı yapımların alınmasını arttıracağını, ve alınan bu yapımların da; kendi iç pazarının büyüklüğü ve maliyetlerinin düşüklüğü sebebiyle Amerikan kaynaklı programlar olacağını belirtmektedirler.

Pazar liberalizmine yönelik eleştirilerde ise; BBC’nin ana gelir kaynağı olan ruhsat harcının kaldırılması, BBC’nin küçülmesi ve BBC radyosunun özelleştirilmesi ve abonelik sisteminin getirilmesinin, kamu hizmeti yayımcılığını ortadan kaldıracağını, çok kanallı medya sistemlerinin çeşitli saçmalıkları, yoz yapımları, sürekli tekrarlanan programları ve ucuz yarışma programlarını getireceğini belirtmektedirler.

Bu tepkiler, 20. yy. başında ortaya atılan “kitle kültürü” kavramına dayanmaktadır. Bu kavrama göre; ticarileşmiş medya ailevi, dini ve geleneksel değerleri yıpratmakta, insanları manipüle etmektedir.

Diğer bir kavram da “kültür endüstrisi” kavramıdır. Buna göre de; hayat; radyo, televizyon ve gazetelerde gösterilenden ayırt edilemez hale gelmektedir. Kültür endüstrisinin ürettiği programlar, insanları eğlendirerek aldatmakta ve eleştirel düşünmelerine engel olmaktadır.

Günümüzde pazar liberalizmine karşı çıkan aydınlar da, bu eleştirilerin sürdürülmesi gerektiğine inanmaktadır.

Pazar liberalizmini savunanlar, iletişim pazarının aşağıdaki niteliklere sahip olması gereğine inanmaktadırlar.

1. Tüketiciler kendi tercihlerini direkt olarak kullanabilmeliler.
2. Finans gücü yeterli olan üreticiler pazara özgürce girebilmeliler.

Savunucuları, iletişim pazarının tekelciliği engellediğini, tüketicinin lehine olacak rekabet ortamının oluşmasını sağlayacağını, fiyatların maliyete olabildiğince yakın olmasını sağlayacağını ve sunduğu çeşitlilikle tüketici tatminini arttıracağını vurgulamaktadırlar. Ancak iletişim pazarının sorunu, bu ölçütlere ulaşamamış olmasıdır. Örneğin; rekabetin sınırlanmamış olması demek, üreticilerin özgürce pazara girmelerini garanti etmemektedir. Bunun sebebi olarak da; pazara girmeleri için gerekli olan yatırımın yüksek olması ya da diğer güçlü firmaların pazardan en büyük payı kapmış olmaları gösterilebilir.

Rekabetin olumsuz etkilerine en iyi gazete yayımcılığında rastlanmaktadır. Yatırımcılar, önce gelirlerini istikrarlı hale getirmek sonra da büyümenin getirdiği maliyetleri karşılamak için rakiplerini yutmaya zorlanmaktadır. Örneğin; Rupert Murdoch’ın imparatorluk şeklindeki News Corporation adlı firması, dergi, gazete, kitap, sinema filmleri ve televizyon alanlarıyla ilgilenmektedir. Murdoch’ın dergilerinden bir tanesi, 17 milyonluk tirajıyla Amerika’nın en çok satan dergisi konumundadır. Şirket, Avustralya’da büyük şehirlerdeki gazete satışlarının üçte ikisini, İngiltere’deki ulusal satışların ise, üçte birini elinde tutmaktadır. İngiltere’de The Times ve Amerika’da Boston Herald gazeteleri Murdoch Ruport imparatorluğuna aittir. Firma, Financial Times gazetesinin de ortağı olup, kablolu tv izleyicilerine yayın yapan uydu yayınının 22 ülkede 13 milyon eve ulaştığı iddia edilmektedir. Ayrıca ABD’de Twentieth Century Fox stüdyolarının ve 6 bağımsız televizyon istasyonunun da sahibi olup, Fox Tv ağını da kurmuştur.

Sonuç olarak, rekabetin bu şekilde yıpranması da tabii ki pazar liberallerinin iyimser iddialarına ters düşmektedir.

Pazar rekabeti, yatırımcıları pazardan uzak tutup, pazara girme konusuna tereddütle yaklaşmalarına da neden olabilmektedir. Bunun sebebi ise; ileriyi güvenle görememeleri ve yatırım yapmak istememeleridir. Pazar savunucularının, pazarın bireysel seçim özgürlüğünü arttırdığı iddiaları da kuşku uyandırmaktadır. Çünkü sınırsız pazar rekabeti özellikle azınlıkların seçim özgürlüklerini olumsuz etkilemektedir. Örneğin; radyo ve televizyon programları ortadaki kesime seslenme mantığıyla hazırlanmaktadır. Bu durum, programlarda çeşitliliği sınırlandırmakta, aynı türden programların sıklıkla yayımlanmasına ve tekrarların çoğalmasına neden olmaktadır. Bu noktada, ratingler büyük önem kazanmaktadır. Ancak bu ratingler de, azınlıkların, yaşlıların ya da eşcinsellerin görüşlerini yeterince temsil etmemektedir. Diğer bir örnek de; çocuklara yönelik eğitsel programların olmamasıdır. Ticari televizyonculukta reklamcıların önemi çok fazla olduğundan yaş ayırımı yapılmakta ve reklamcılar için, çocuklar, sadece bir izleyici kitlesi olmanın ötesine gidememektedir. Belirli yaş grupları için (2-4 gibi) özel mesajlar hazırlanmaktadır.

Öte yandan, iletişim pazarı zengin kesimin lehine çalışmaktadır. Maddi gücü olan kimseler iletişim araçlarını ve yeni iletişim ürünlerini (modern donanımlı kişisel bilgisayarlar ve taşınır faks makineleri gibi) kullanmada diğerlerine oranla daha özgürlerdir. Bu durum, bilgi zengini ve bilgi yoksulu kavramlarının doğmasına sebep olmaktadır. Yoksul kesim ya bu iletişim araçlarına (uydu anteni gibi) ulaşmak için borca girmekte ya da ucuz radyo ve televizyon programlarını tercih etmek zorunda kalmaktadır.

Pazar rekabetinin reklamcılar tarafından desteklenmesi ilanlarla dolu, alışveriş merkezlerinde bedava dağıtılan ya da varoşlardaki evlere bedava verilen gazete ve dergilerin tirajlarını arttırmaktadır. Bu durum televizyon için de geçerlidir. Televizyon programlarının başarısı, izleyici kitlesinin büyüklüğüne ve reklam gelirlerine göre ölçülmektedir. Tüm programlar sanki reklamları öne çıkarmak amacıyla yapılmaya başlanmıştır. Kısacası reklamcılık, bireylerin seçim özgürlüğünü engellemektedir. Azınlığı ilgilendiren programlar, fazla izleyici çekmeyen siyasal tartışma programları, reklamverenler tarafından tercih edilmediği için azalmaktadır.

Reklamcılığın diğer bir etkisi de; belli ürünlerin tüketimini özendirmesi ve tüketici yaşam tarzını oturtmasıdır. Kısacası; kişileri aslında ihtiyaçları olmayan şeyleri bile almaya teşvik etmektedir.

Reklamcıların da üstü kapalı olarak kabul ettikleri bir nokta da; reklamların tüketicilerin beyinlerini ve zevklerini etkileyerek tüketimi bir yaşam tarzı olarak güvenceye almaktaki başarısızlıklarıdır. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Bu sebeplerden biri; reklamların hedefi tutturamamaları ve reklamların propaganda olarak algılanmasıdır. Kişilerin reklam aralarında çay demlemeye gitmeleri veya kanal değiştirmelerini buna örnek olarak gösterebiliriz.

Özetle; iletişim pazarı iletişim özgürlüğünü sınırlandırmaktadır. Pazara girmek isteyenlerin önüne engeller çıkarmakta, tekelciliği doğurmakta, büyük firmaların kişilerin dinleyecekleri, okuyacakları ve seyredecekleri şeyleri kararlaştırmalarına yani sansüre izin vermektedir. Medya kuruluşlarının tüketicilere sağladıkları seçenekler ticari olarak geçerli seçeneklerdir. Tüketicilerin pazar dışı tercihlerini görmezden gelerek, tüketici taleplerini pazar rekabetinin sınırları içinde karşılamaya kilitlenmiştir. Kişilere, pazar tarafından istenilen yere çekilebilen tüketiciler gözüyle bakmaktadır.

Kamu Hizmeti Medyaları
Kamu hizmeti dendiği zaman kamunun tekelini anlamamak gerekiyor. Böyle bir tekel algılaması nedeniyle de topluma kamu medyasını aktarabilmek, kamu medyasını haklı çıkartabilmek çok da kolay bir iş değil.

Kamu medyasının temsil ettiği kitle de sorun yaşanıyor. Kamu medyası kimleri temsil ediyor? Yine kamu medyası dendiğinde akla gelen Rai, BBC gibi kuruluşlar en iyi, en nitelikli elemanları çalıştırıyor. Farklı zevk ve renklere seslenen ve birbirini tamamlayan programlar sunuyor. Eğlenceden daha yüzce amaçları var. Yaşam kalitesini artırmayı hedefliyor, çok geniş bir kitleye ulaşıyor.

20. yüzyıla baktığımızda ticari amaçların geri planda kaldığını gçrüyoruz. Ancak yakın geçmişte amaçların değiştiğini izliyoruz. Yine reklam süreleri, siyasi ilişkiler hep dengeliydi. Eşit uzaklıkta duruyorlardı. Şimdi ise tek dayanak kaliteli programlar yapılması. Peki ama kalite nedir? Kimilerine göre sınıfsız bireyler topluluğunu yaratabilmek kalitenin tarifi, kimilerine göre postmodern uygulamaların başarıyla yaşama geçirilmesi. Ancak bol cilalı, gösterişli bir çizgide kalitenin aranması daha yaygın bir yontem. Kalite ciddi bir soru işareti.

Liberallere göre kalitenin ölçütü popülerliği. Bir şey popüler olabiliyorsa kalitelidir. İzleyiciler bu anlayışta bağı9msız tüketiciler olarak kabul ediliyorlar. Kamu hizmeti herkesi üstten görüyor ve maalesef biraz da küstah.

Kamu yayıncılığının herkesi temsil ettiği de bir başka soru konusu. Bazı program tiryakilerinin daha fazla ilgi alanlarına ait yapımları izlemek istedikleri bilinen bir gerçek. Ancak kamunun denge anlayışı bu ihtiyaca cevap verilebilmesini olanaksız kılmakta. Cinselliğe ve siyasete kamu yayıncılığında ürkek yaklaşılıyor. Liberaller özgürlük diye bağırıyor. Kalite istiyoruz diyor. Özgürlük sözde kalan bir .özgürlük. Pazar yayıncılığı yani liberal yayıncılık da aşırı ticarileierek başka kanallardan devletin boyunduruğu altına giriyor. Kalite söylemi liberallerin ağzına sakız oluyor ve işlerine yarıyor. Liberalizmin kusurlarını, eksikliğini kapatmanın en doğru yolu, sınırları ve yapısı çok iyi belirlenmiş kamu yayıncılığıdır denilebilir.

Güneş Altındaki Hükümet
Yeni kamu iletişimi stratejileri çok net ortaya konmak zorunda. Temel soru Kamu yayıncılığı olmalı mı olmamalı mı? Evetse ortaya çıkan sorular cevaplanmalı. Kamu yayıncılığı siyasetçilere nasıl uzak duracak? Finansmanı nasıl sağlanacak? Pazarın serbest özgür liberal medyanın gariban yardımcısı olarak görülmemeli. Yayıncılıkta önemli olan siyasilerin, işadamlarının kucaklanması değil halkın kucaklanması, kamunun faydalanması.

Kamu hizmeti nasıl olacak? Yukarıda da değinildiği gibi bazı soruların cevapları net bulunmalı. Yapılanması, yasal düzenlemeleri, finansmanı... Peki sansür olacak mı? Özgürlük temel kural, sansür istisna. Sansür yapılacaksa haklılığının net olarak ortaya konması gerekiyor. Kamu hizmetinin yazılı bir anayasası hazırlanmalı.

ABD Anayasasının Birinci Değişiklik Maddesi “ Kongre söz ya da basın özgürlüğünü kısıtlayıcı yasa yapamaz” Bu günlük hayatta çok da iyi yürüyecek bir çözüm değil. Örneğin basın özgürlüğü basılı medyayı mı yoksa her gecen gün merkeziliyetçiliğini kaybeden ve çeşitlenen tüm medyaları mı kapsıyor? Söz özgürlüğü nereye kadar?

Başyargıç Hughes ilgili bir davada aldığı kararla diyor ki Birinci değişiklik Maddesi basın kurumlarına tanınan bir ayrıcalık değil bireysel özgürlük mücadelesinin bir sonucudur. Bu devlete karşı bşr sşlah mıdır? Yoksa bireyin kalkanı mıdır? Normalde bir yurttaşın devlete dava açması kolay değil. Bunun maliyetini karşılayamaz. Bu aşamada bilgilenme çok önemli.

Dikkatli Bakış Doktrini 1977 yılında kabul edilem Günışığında Hükümet Yasası’nın temelidir. Dikkatli Bakış doktrini, Eyalet Kurumları’nın her adımlarını açıklamalarıyla sadece aldıkları kararların nedenlerini belirtmek arasında kalıyor. Yasaya göre tüm toplantılar kamuya açıktır. Toplantılarda zabıtlar tutulur. Bunlara da ulaşmanın belli usulleri vardır. Amaç yurttaşı güçlendirmek ve enformasyonu artırmaktır.

Bir başka önemli konu verilerin korunması. Özellikle bilgisayar teknolojisinin gücü bu konuyu gündeme getirdi. Bilgisayardaki verilerin güvence altına alınması gerekiyor. 1985 yılında imzalanan Avrupa Verilerin Korunması Konvansiyonu bunu amaçlar. Fransız yasaları da diyor ki bilgisayar teknolojisi her yurttaşın hizmetindedir. Ancak, insan haklarını, özel yaşamı ve bireysel özgürlükleri zarara uğratmadıkça.

Egemenlik Kavramını Yeniden Düşünürken
Ulus-üstü güçler nasıl denetlenir? Ulus-üstü siyaset kurumlarının sorumluluk taşıması nasıl sağlanacak? Bunun belirli yolları var. En önemlisi yasalar çerçevesinde komisyonların artırılması, güçlenmesi. Ve daha önemlisi Avrupa Parlementosu gibi örgütlerin güçlenmesi ve bunların etkisiyle ulusal izdüşümlerinin yaratılabilmesi. Bu konuda çok yaygın bir fikir var: Uluslararası sivil bir toplum yaratılması. İnsan hakları Bildirgesi gibi eserler de iletişim düzenine inanan idealistlerin çabalarının ürünü.

Büyük bir köy olmak. Medyalar aracılığıyla tüm bilgilere ulaşmak. Medyaları 4. bir güç gibi kullanmak. Yaşanan devrimlerde bunun izleri görülüyor. Örnek:SSCB. Ancak bu bir haberin dünyanın bir ucundan bir ucuna ulaştırılması çok ciddi bir maliyet, yatırım. Bugun nasıl öğreniyoruz biz Türkiye’de yaşayanlar Uganda da olanları. Uluslararası haber ajansları aracılığıyla. Mesela CNN: Bu durumda büyük bir ticari güçle ve yine bir tekelleşmeyle karşı karşıyayız. Para yatırımını yapan istediği gibi bilgiyi taşıyor.

Uydu sayısı, uzayda kimin ne kadar uydu kullanıp yer kullanabileceği ciddi tartışma konuları oldu artık. Hatta hükümetlerin dinlenme, fotoğraf, casusluk endişeleri var.

O halde önce bir konu kesindir ki sivil toplumun oluşması yasa koyuculara ve teknolojiye bırakılamaz. Bunu savunanlar araştırmacı gazetecilik savını ortaya koydu. Onlara göre haber, birilerinin basılı olarak görmek istemediğidir. Tabloid gazeteciliğe kökten karşıdırlar. Siyasal yolsuzlukları incelerler. Sivil toplum, sansüre karşı mücadele veren kurum ve kuruluşların desteklenmesini de gerekli kılar.

Ancak genel kanı olağanüstü durumlarda devletin korkutucu bir güç olması gerekliliğidir. Siyasal sansürcüler, toplumun bağırsaklarında dolaşan solucanları yokedebilmelidir. Tehdit durumunda iletişim özgürlüğünden vazgeçilebilir. Böyle durumlarda iletişim özgürlüğü bir lükstür. Tüm özgürlükler devlet denetimi altındadır. İletişim özgürlüğü, ön denetimin olmamasıdır. Bu da pek yürüyecek gibi değil. Sonuçta içeride bir sivil toplum dinamiği ve uluslararası sivil toplumu yaratma arzusu, dışarıda da IMF, AET, BM gibi oluşumlar ve tabi ki çok uluslu dev şirketler. Silah teknolojisinin gelişmesi, nükleer silah teknolojisinin hem saldıranı hem de saldırılanı derinden etkilemesi, zarar vermesi dışta bağımsızlığa, içte de kayıtsız şartsız egemenliğe son vermiştir.

Küreselleşme denen süreç çok dengesiz. Her şeye göre farklılık gösteriyor. Ekonomik güce, coğrafi konuma, stratejik konuma... Kimisi büyük abi, kimisi gariban kardeş. Ama artık bilinmesi gereken egemenlik yöneticilerin elinde değil. Ulusal devletlerin organları yurttaşlarının hayatlarını tek başına belirleyemiyor. Yerküremiz ortaçağı andıran bir görüntü kazanıyor. Hükümdar o zaman da erklerini alt ve üstlerine paylaştırırdı.

Egemenliğin gerilemesi iletişim özgürlüğü anlamında önemli sonuçlar doğuruyor. 20. yüzyılda devrimci strateji postaneyi, radyo binasını ele gecirmekti. TV binasına sahip olmak iletişim kanallarına sahip olmak demekti. Bugunse bçyle bir olanak yok. Merkez diye bir kavram yok. Tek elden yönetilen iletişim merkezleri kalmadı. Devlet bile merkeziyetçiliğini yitirirken, iletişim araçları nasıl merkezi olabilir?

Strateji çok belli böl ve yönet. Onlarca, yüzlerce küçük iletişim ağı farklı grupların içine giriyor ve bütünde gçrülebilen anlam ağları kuruyor. Bu ağlar yuttaşları siyasal güç yapmak için de potansiyel yaratıyor. Yurttaşların içindeki kölelik yavaş yavaş ölüyor. Yurttaşlar yerel örgütlenmelere gidiyor.

Ancak öyle ya da böyle iletişim özgürlüğü devletlerin hoşgörüsüne terkedilemez. Verilen hak her an geri alınabilir. Devlet, ulusal bayrağı kamuoyu önünde yakma iznini verir mi? Geçici olarak konan her engellemenin de süreklilik kazanma potansiyeli vardır. Devlet dalkavukluk ister. Liberalizm bunları ortaya koyuyor. Ancak liberalizmin de iletişim özgürlüğünde kör bir noktası var. Liberalizm bindiği dalı kesiyor. Bir sürü görüşün olduğu yerde kocaman, mutlu bir aile olunabilir mi? İletişim özgürlüğü kendi istikrarını sağlayamaz. Komünistlerle liberaller, sağcılarla solcular birbirlerinin yollarını kesmeden düşlerini yaratamazlar. Çok doğru bir tanım çatışma toplumsallaşma biçimidir. Ve ne yazık ki iletişim özgürlüğü, iletişim özgürlüğünü yıkmak için kullanılabilir. Özgürlük despotlara da verilir.

Bu yüzden sivil toplumda yurttaşların iletişim özgürlüğü siyasal ve anayasal düzende canla başla savunulmalıdır. Parlemento, demokratik olarak seçilen ve uluslararası bağları olan bir yapı. Anca toplumda derin yarıklar, yaralar varsa bu çok zor. Ancak kalabalık bir tiyatroda sadece zevk olsun diye yangın var diye bağıran birinin içeri tıkılması gerekiyor. Silahla iletişim özgürlüğünü yok etmek isteyen insanların da önündeki engel ancak bu olabilir.

Pazar ve Sivil Toplum
Hem siyasileri denetleyen hem de yurttaşların iletişim araçları olarak devlet dışı medyalar gelişmeli. Yenilenmiş kamu hizmeti siyasal demokrasiyi, kamusal düzenlemeleri ve sivil toplum üzerindeki ticari arayışı azaltmayı birlikte getirebilmeli. Kamu hizmeti de Pazar liberalizmi de sivili, devleti ve aracıları ayırıyor. Devletin dışında ve altında bulunan medyaları güçlendirmek istiyor. Ancak iki ayrılık noktası var. Kamu devlet egemenliği doktrinini reddediyor ve sivil toplumu Pazar rekabetiyle bir tutmuyor. Yani meta üretimiyle yönetilmeyen, kamu parasıyla finanse edilebilen bir yapısı var. Kapitalizm sonrası sivil topluma ihtiyaç duyuyor.

Pazar mekanizması ise sivillerin hayatından çıkamaz. Pazardan etkilenen medya fikirlerin üretiminde ve dönüiümünde önemli. Sivil toplumun ve medyanın Pazar güçleri tarafından yönetilmesi gerekmez. Özdenetimli Pazar ancak bir ütopyadır. Pazar dışı destek ve devlet desteği olmadan gelişip palazlanamazlar. Gerçek olan gayri metalaşma ve sivil toplumun toplumsal yaşamında yeni yatakların yerleşmesi. Devletin ve pazarın sansürün den sıyrılmak için bu şart. Yani ne devletle ne de pazarla özgür iletişim sağlanamaz. Mülkiyet, finansman, program içeriği, asgari güvenceleri belirten siyasal ve yasal çerçeve içinde olmalı. Düzenlemelerde hedef medya imparatorlarını yok etmek değil iletişimin özgürlüğünü sağlamaktır. Pazara yapılan müdahaleler açık, sorumlu ve pozitif olmalı.

Medyaya kamusal müdahale yurttaşların iletişim güçlerini artırmak için olmalı. Kamunun amacı medya tekellerini kırmak ve iletişimin ticari bir amaç değil kamusal bir değer olduğu görüşünü yaymak olmalıdır. Bu amaçla fiyat tarifelerini belirleyen devlet üstü bir düzenleyici mekanizma olmalı. Yayın yoluyla hakaret yasaları da büyük medya kuruluşlarını değil küçüklerini koruyacak yönde olmalı. Çoğu kü.ük bağımsız olmaya çalışan medya kuruluşu bu yüzden batıyor.

Temel amaç her zaman iletişim eşitsizliklerini onarmaktır. Medya yatırım kurullarına da ciddi ihtiyaç var. Sadece bol parası olan medyaya girmemeli. Az parası olan ama medyaya geirmek isteyenlere de destek olunmalı. Bir çeşit vergi sistemiyle bu sağlanabilir. Devlet ve Pazar dengesi iyi kurulmalı. Sivil toplum parasıyla finanse edilen, kar amacı gütmeyen, yasal güvenceler sahip medya kuruluşlarına kavuşulmalı. BBC bu konuda başarılı bir örnek olarak gösterilebilir.

Pazar dışı devlet dışı medyalar teknoljiden de sonuna kadar yararlanacak. Teknoloji demokratik yöntemleri de beraberinde getiriyor. Herkes ucuz yoldan istediği bilgiye ulaşabiliyor. Teknoloji, iletişim araçları kamuya aittir diyor. Maden arazi elde tutulabilir, karış karış sahibi tarafından korunabişllir. Yayın frekansları ise elle tutulamaz... Mikroelektronik teknoloji üreticileri telif hakkı diye bağırıyor Ama izinsiz üretiliyor ve iletiliyorlar. İletişim bir mal değiş tokuşu değil, kamusal topluluklar arasında bilgi akışıdır. Bu eğilim gelişmiş ülkelerde ISDN gibi hatlarla kendini gösteriyor. Sadece iletişim bedeli ödeniyor ve kar amacı güdülmüyor.

Demokrasi, Tehlikeler ve Geriye Dönüşler
Çağdaş kamu yayıncılığı devletçe finanse edilen ama devlet dışında kalan, pazara teslim olmayan ve yurttaşların büyük bölümü arasında fikir dolaşımını sağlayan iletişim kurumları olarak tanımladık.

Evrensel yaklaşımla, çoğulcu yaklaşımda amaç ikilemi var. Evrensel amaçta herkes istediğini söylüyor, diğerindeyse belirli yurttaşların konuşabilmesi için kimi yurttaşların denetim altına alınması gerekiyor. Ayrıca savunulan kamu hizmeti modeli toplumsal çeşitliliğe de uygun. Bu model, demokratik ve farklılık ilkelerini kabul eden bir demokratik şüpheyle yaklaşan ve herkesi ilgilendiren konularda en üst seçimleri yapmayı kimseye emanet etmiyor. Özetle kamu hizmeti, hoşgçrülü ve canlı bir toplumun gerekliliği. Gerçek çoğulculuk ve ifade özgürlüğü. Peki böyle bir iletişim modeli demokrasiye bakışı nasıl etkiler? Demokrasinin avantaj ve dezavantajlarını nasıl etkiler? Bunun için önce demokrasiye bakmak gerekiyor.

Demokrasi kimin kollektif kararlar vermeye yetkili olduğunu ve kararları hangi usullerle vereceğini belirler. Bu usuller eşit oy hakkı, evrensel oylama, çoğunluk yönetimi azınlık hakları, anayasal güvence gibi öğeleri içerir. Sivil toplum güçlü ve çağdaş.

Ancak bugün demokrasi rahat yaşanıyor mu? Gizli güçler var. Kurumlar var. Önemli konularda yurttaşların söz hakkı yok. Yeni demokrasinin de genişlemeye ihtiyacı var. Demokrasiyi haklı çıkartmak için bugune kadar çok fazla dayanak arandı. Kimi Tanrı’ya kimi hukuka, kimi ulusa dayandırdı temellerini. Bugün demokrasinin dostundan çok düşmanı var. Demokrasi tüm muhalifleri haksız çıkaran, tüm farklılıkları bir potada eriten bir oyun değil. Modern dünyada felsefi ve siyasal çoğulculuğa yönelmiş eğilimlerin ortaya çıkmasının bir koşulu. Yunanlı sofistlerim durum mantığına dayanırsak tek evrensel hakikati dstekleyen iddiaları reddeden bir anlayış. Gerçek çoğulculuğun olması için sivil toplumun devletten ayrılması ve her ikisinin de demokratikleşmesi gerekiyor. Ancak o zaman bireyler ifade özgürlüğüne kavuşabilirler. Bu açıdan bakarsak demokrasi ile yenilenmiş kamu hizmeti birbiriyle örtüşüyor. Doğmalara kapılmadan, şüpheci bir yaklaşımla birlişkte hareket ederler.

Tehlikeli Geri Adımlar
Demokratik yönetmin eve kamu iletişiminin uyumlu bir biçimde hayalgüçlerini geliştirmeleri şart. Örneğin çevre. Bugün herkes kaygılı. Sınırları aşan bir korku. Kirlenme v eyok olma. Biliyoruz ki üretici güçler ne kadar güçlüyse bunları ihtiyatlı kullanmak da o kadar önemli.

Demokrasi için dendi ki hem demokrasi hem de özgür basın farklı çıkar gruplarının farklı seçeneklerini değerlendirip kendi adına kullanması veya siyasilerin her ikisini de kötüye kullanması. Demokrasi çoğunluğu ilgilendiren kararların onaylanması söyleminin de suyu çıktı artık. Demokrasilerin bilgili yurttaşlara ihtiyacı var. Bu da ancak fikir kaynaklarına eşit ve açık erişimle sağlanabilir. Kendi kendisini yönetmek isteyen halk, kendisini bilgiden gelen güçle donatmalı.

Demokrasi ve kamuoyu medyaları anlaşmazlığa gidebilir. Anlaşmaların değiştirilmesini sağlayabilirler. Bugün medya, hükümetlerin, şirketlerin ve bilgi imparatorlarının sözlerini yineleyip duruyor. Bilgi akışı yetersiz. Demokrasinin asıl gücü konensusu garantilemesi değildir. Demokrasinin asıl gücü alınan kararların yurttaşlarca gözden geçirilmesidir. Demokratik usullerin bazılarında çoğunluk kör cahildir. Demokrasinin genel uygulanışı halkın liderini seçmesi sonra da liderin halka dönüp susun demesidir. Demokratik usullerde kararın verilmesinden sonra dönüşü de vardır. Fikirlere, fikirle karşı çıkılır. Tehlikelerin izlenmesi, risk yöneticilerinin takip edilmesi iletişim medyalarıyl atakviye edilmiş demokratik usullerle mümkün olabilir.

Teknotronik açıklamaların veya gizli örgütlerin söylemlerine karşı tek panzehir çoğulcu fikir akışıdır. Riskleri ortaya koymanın tek yoludur bu. Rota çizilir, siyasilerin küstahlıkları dizginlenir ve daha iyi için iyinin feda edilmesi engellenir.

Enformasyon Tipileri
Buraya kadar söylenenler özgürlük ve eşitliği tehlikeye atan pazara karşı kamu hizmeti modelini yeniden insa etme gerekliliğinin altını çizdi.

Bugün binlerce iletişim aracı var. Mesaj bombardımanı altındayız. Ama yurttaşların bunları kullanma kapasitesi zayıf. Modern dünyanın başlangıcında arçlar fazla değildi ama eleştiri vardı. Bugunse bir boğulma yaşanıyor. Şaşkına dönmüi ve sadece evet hayır diyebilen insanlar. Gittikçe bir çok haber boşa gidiyor. Çünkü alabileceğimizden fazlasını veriyorlar. Yüzlerce mesaj havada uçuşup yok oluyor her an. Medyanın sınırları tartışılıyor. Ne kadar özel hayata girebileceği konuşuluyor.

Medyayı bir iletişim alanı içinde sadece araç olarak bakılmalı. Araçların çokluğu TV’nin de gücünü azalttı artık. İnsanlar kısıtlı zamanında seçiyor hatta sadece çevresinden duyduklarıyla yetinenler de artıyor. Karmaşadan alabildikleri kadarını alabiliyorlar.

Kitaplar henüz ölmedi. Milyon satan kitaplar var. Kitaplar TV’nin renkli ışıklarına karşı hala bir sığınak.

Gerçek demokrasi de engormasyon devrimi çok önemli. Demokrasi de özgürlüğün tedirginliği var her şey hareket halinde. Demokrasinin avantajı barıi, sessizlik ve iyi kararşarın garantilenmesi değil, yurttaşlara bu kararların niteliğini yargılama hakkını tanımasıdır. İletişimde bir sürü soru olacak. Reklamlar çok mu, programlar niye bçyle, yasalar ne diyor, TV nereye gidiyor vs vs. Önemli olan da bu soruların ve çekişmelerin varlığı. İfade özgürlüğü ve temsil süreci hakkındaki tartışmalardan kurtulmuş toplum ölüyor demektir.

Gelecek
Aslında özelleştieilmiş bir kölelik, belki daha çok devinim, belki sonsuz özgürlük, belki sendikalara yansıyan medya gücü. Geleceğe dair soruları soruyor yazar ve zaman gösterecek diyor.

7525 kez okunmuş Aret Vartanyan

Yazarın diğer yazılarını görmek için tıklayınız.
Klişelerden sıkıldım...   3694 gün önce eklendi
"İnsan" olduğumuzu unutmadan   3777 gün önce eklendi
Mobbing iletişim sektörünü de tehdit ediyor   4010 gün önce eklendi
Hoş Bulduk...   4034 gün önce eklendi
Sosyal mecralar, blog yazarları, ve ötesi...   4046 gün önce eklendi
Gündemimiz çok net: Dijital PR, dijital iletişim, dijital medya...   4261 gün önce eklendi
Başarılı mülakatın sırrı: Kendin olmak   4338 gün önce eklendi
Sen ve Ben’de buluşmak...   4516 gün önce eklendi
Dünyamız için belki de son fırsat: `Yeşil Pazarlama`   4613 gün önce eklendi
Kimin Kime İhtiyacı var?   4744 gün önce eklendi
Dersimiz Dijital İletişim / Dijital PR...   4891 gün önce eklendi
Gerçek haberi, doğru aktarabilmek   4897 gün önce eklendi
PR and PUBLICITY bir ilki deniyor   4945 gün önce eklendi
Sponsorluk, salt görünürlük demek değildir   5002 gün önce eklendi
PR`nin Parlayan Yıldızı Olmak 3   5057 gün önce eklendi
PR`nin Parlayan Yıldızı Olmak 2   5123 gün önce eklendi
PR`nin Parlayan Yıldızı Olmak - 1   5151 gün önce eklendi
Başarılı bir kariyer için...   5164 gün önce eklendi
Yunan Tanrıları ve PR Şirketleri   5212 gün önce eklendi
Araştırmalar ne diyor?   5240 gün önce eklendi
PR Eşit Değildir Medya İlişkileri / Kısa egzersiz ve e-pr   5278 gün önce eklendi
Yaşın Önüne Geçilemeyen Kaderi   5317 gün önce eklendi
TESCO Mucizesi…   5366 gün önce eklendi
Sosyal Sorumluluk Derken...   5386 gün önce eklendi
PR Sektöründe Performans Değerlendirmesi   5423 gün önce eklendi
500 YTL fee ile 50 müşteri   5464 gün önce eklendi
Volvo Örneğinde Halkla İlişkiler Sektöründe Benchmarking…   5493 gün önce eklendi
Soruları Yanıtlamak ya da Yanıtlamamak   5520 gün önce eklendi
PR Nedir? / PR ve Pazarlama İletişimi I   5562 gün önce eklendi
PR Nedir? Ne değildir?   5597 gün önce eklendi
Kamu Hizmeti Medyaları Nasıl Olacak?   5613 gün önce eklendi
• MEDYA ve DEMOKRASİ   5645 gün önce eklendi
Mesaj Bombardımanı Altında Yaşamak   5661 gün önce eklendi
Kurumsal Sorumluluk ve CSR Report   5672 gün önce eklendi
YORUMSUZ   5686 gün önce eklendi
…Önce “Güven”   5696 gün önce eklendi
Çöpe Giden Sunumlar İmha Ünitesi   5707 gün önce eklendi
Türkiye kendini tanıtmayı öğreniyor mu?   5716 gün önce eklendi
Global Pazarlama Anlayışı ve Pazarlama İletişimine Etkileri   5728 gün önce eklendi
Virgin Flight’dan güncel bir iletişim dersi   5735 gün önce eklendi
Buzz...   5737 gün önce eklendi
Müşterilerinizin Gen Haritalarına Sahip misiniz?   5741 gün önce eklendi

Yorumlar

kübra   5 Aralık 2007, Çarşamba

çok anlamlı yazılar okumanızı isterim
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmış olmalısınız.