Bir musibet bin nasihatten yeğdir!

Köşe Yazısı - 10 Aralık 2007, Pazartesi
Aklıma Düşenler: Ali Cem İlhan
İnternet üzerinden şirketlere yönelik gündeme gelen asılsız iddialar, bana nedense bu atasözünü çağrıştırıyor son zamanlarda. Malum geçen haftanın iletişim cephesinden önemli bir konusu Lc Waikiki’nin başına gelenlerdi.

Aslında bu ne ilk, ne son olacak. İnternet kurumlar ve markalar açısından hem bir “cennet”, aynı zamanda da bir iki “forward” tuşu ile bir cehenneme dönüşebilecek kadar kırılgan bir iletişim ortamı. Şu anda bile, mesleğin içinde olanlar bilirler, birçok başka firma da “Araf’ta” duruyor ve bu yeni “kötülük” ile nasıl baş etmesi gerektiğini düşünüyor kara kara…

Gerçi, yazılı ve görsel ulusal medyaya yansımadan, büyük ölçüde kulaktan kulağa yayılan bu tip asılsız iddialarla ciddi itibar ve dolayısıyla iş kaybına uğramak Türkiye için yeni bir şey değil. Geçmişte, daha henüz ortada İnternet yokken dahi, katkı maddelerinde “domuz yağı” olduğu suçlaması ile, ciddi pazar kayıplarına uğrayan bir margarin markasını hatırlıyorum.

Bu neden böyle? Tartışması uzun. Ancak belki de ağırlıklı olarak şifahi bir toplum olmamızdan dolayı, biz Türklerin bu tip söylentilere gereğinden fazla kulak verdikleri de bir gerçek…
İnternet ile gündeme gelen ise, daha önce de zaten yeterince etkin olan bu söylenti mekanizmasının, İnternet “tarafsız” bir mecra olarak algılandığı ölçüde, abartılı bir meşruiyet kazanması, daha da önemlisi göz açıp kapayıncaya kadar, toplumsal algıyı etkileyecek boyutta bir hızla kişilere ulaşıyor olması.

Buna daha yakın tarihli ve bana göre son derece üzüntü verici bir örnek olarak, gazetelerden tutuklandıklarını öğrendiğimiz 8 Türk askeri ile ilgili maillerde dolaşan bir iddiayı verebilirim. Bu satırları okuyan herkesin gördüğünü sandığım bu maile göre, bu çocuklar doğum yerleri itibarı ile, PKK sempatizanı ve DTP üyesi! Büyük ihtimalle, başlı başına yargısız bir infaz bu mail, ama asıl önemlisi bence, bu maili bana forward eden gerek profesyonel gerekse entelektüel olarak son derece donanımlı olduğunu varsaydığımı insanların dahi buna inanıyor olmaları… Yine büyük ihtimal, başka benzer “dehşetengiz” iddiaları içeren mailleri de sağa sola yolluyor bu arkadaşlar.

Önce Danone, sonra Lc Waikiki, bu süreçte, radikal bir tutum aldılar ve olayı kendi mecrasının dışına çıkardılar. Bu strateji olarak doğru mu yanlış mı? Kimi meslektaşa göre bu yanlış ve kurumun kendi ayağına ateş etmesi ile eşdeğer… Ben aynı kanıda değilim.
Bu konuda 2 ayrı noktada farklı bir görüşüm var:

Birincisi, öncelikle bu iddialar, bugünkü revaçta olan tartışmalara gönderme yaparak söylemek gerekirse, bir tür asimetrik savaştır. İnternet üzerinde yayılan bu iddialar, bir bakıma gerilla savaşına tekabül eder ve bu noktada “düzenli ordu ile alan kontrolü” hiç de yabana atılmaması gereken bir adımdır.

İkincisi, toplumuzda söylentinin ikna gücü her zaman meşru ve resmi açıklamalardan daha fazladır; dolayısıyla “resmi” meşruiyeti arkasına alıp, krizi büyütme stratejisi her koşulda daha iyi bir stratejidir.

Gerek Danone gerekse LcWaikiki, aslında bu gerçekleri doğru tespit ederek yola çıktılar. Ama bu da yeterli değil maalesef…

Öncelikle sanırım her iki kuruluş da, bu stratejiyi düşünürken, öncelikle kayıplarının orantısızlığı oranında, adeta geç kalmışlıklarının yarattığı bir aciliyet duygusu ile bu alana girdiler. Aslında burada tüm kurum ve kuruluşlar için ortaya çıkan temel ders, iletişim işini ciddiye alan her kuruluş, nasıl ki günlük bazda geleneksel medya takibi yapıyorlarsa, İnternet’i ve onun farklı araçlarını aynı şekilde takip ediyor olmalarının zorunluluğu. İşte bu nedenle yazımın başlığı da zaten “bir musibet bin nasihatten yeğdir!”…

Bu yeni bir iş alanı. Aslında artık hiçbir kuruluş tek başına yazılı medya takibi ile yetinmek lüksüne sahip değil; aynı şekilde İnternet’i de bir mecra olarak takip etmeleri gerekiyor. Önümüzdeki günlerde göreceğiz sanıyorum, bu alanda yeni bir iş sektörü oluşacak. Çünkü bu iş sadece Google araması yapmak ile olmuyor…

İkinci ve bence daha önemli bir husus ise; İnternet ortamında dolaşan bu tip asılsız iddialar hakkında kuruluşların herhangi bir iletişim stratejisine sahip olmamalarıdır. Gözlemlerim yöneticilerin şu an daha çok, “ aman inşallah geleneksel medyaya sıçramaz” kaderciliği ile yetindikleri yönündedir; sadece bıçak kemiği dayanınca harekete geçiyorlar.

Bu konuda neler yapılabilir; temel stratejisi ne olmalı; bunu önümüzdeki yazımda anlatmaya çalışacağım.

3922 kez okunmuş Ali Cem İlhan

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmış olmalısınız.